Bir film nasıl ‘yandı’…

Meslekte eski olanlar bilir; yıllar önce gazetelerde karanlık oda, teleks, telefoto vardı. Film kıymetli, fotoğraf pahalı bir işti. Nikon’un efsane modellerinden F3 yok satıyordu. Işıklı masa vardı. Altında floresanların yandığı buzlu camın üstündeki dialardan en uygun kare seçilirdi.

90’lı yılların başlarında iki saniyede çektiğini bir saniyede gönderemiyordun.

Agrandizör vardı, fotoğraflar karta basılırdı. Filmler, spiral denilen çelik silindirlere sarılırdı. Dia filmler sıcaklığı 36 derece olan özel kimyasallarla yıkanırdı. Sıcaklık fazla olursa filmler ‘yoğurt’, az olursa kömür gibi çıkardı. Flimler, spirale düzgün sarılmazsa, birbirine yapışır, ışık görürse o an yanardı. Herkes kameraman, herkes foto muhabiri değildi.

Flimler her ay İstanbul’dan sayılı gelir. Muhabirlere sayılı zimmetlenirdi. Aynı şekilde numaraları listelenerek İstanbul’a iade edilirdi.

Özellikle genç muhabirler veya stajyerler, benzer karelerden fazlaca çektiğinde, yakın gözlüklerinin üzerinden bakan fotoğraf editörü Mehmet Ali Okumuş ağabeyden fırça yerlerdi.

Mehmet Ali ağabey, parmağını deklanşörden kaldırmadan fotoğraf çekme potansiyeli olanları, az çekmeleri için tembihlerdi. İki film isteyen bir film alırdı. Bu matematiği çözenler 3-4 film isterler, en fazla 2 filmle giderlerdi. Stajyerlerin çoğu film istemeye korkardı.

Zor, zahmetli günlermiş. (Bunu bu güne kıyasla yazıyorum. O zamanlar zor ve zahmetli olduğunun farkında değildik. Bir rutin vardı ve alışmıştık.)

Ana gazete kadar dolu ek, Hürriyet Ege

Hürriyet Ege… Efsane bir kadrosu vardı. Bugün bir TV kanalında dahi olmayan büyüklükteki ekip, o zamanlar Hürriyet Ege’de özel haberlere imza atıyordu. Rahmetli ‘Usta’ foto muhabiri büyüğüm Gazanfer Karpat, Aydın Atar, Aykut Fırat, Mustafa Oğuz, Yılmaz Soytürk Hürriyet’in efsane foto muhabirleriydi. Mustafa ağabey hariç foto muhabirlerinin hepsi Nikon F3 kullanıyordu.

Bugün bu kadar foto muhabiri sanırım sadece AA’da vardır. Bu vesileyle Hürriyet Gazetesi’nin, Ege bölge temsilcisi rahmetli Sayın Nedim Demirağ ve Gazanfer Karpat ağabeyi bir kez daha anmak isterim. Mekanları Cennet olsun.

Gazetelerde bir şehir baskısı bir de taşra baskısı vardır. Hâlâ böylemi bimiyorum. Taşra baskısı erken döner, paketlenir ve kamyonlarla çevre illere giderdi. Şehir baskısı da gece yarısı döner, şafaktan önce paketlenip, kamyonlara yüklenir ardından İzmir’e yakın ilçeler ve şehir içindeki bayilere doğru yola çıkardı.

İşte o gece

Bir gün, spor servisinden Mehmet Demirpolat geldi. ‘Kardeşim, Altay’ın son transferi bu gece havaalanına gelecek. Şehir baskısına yetişmesi lazım. Yazı işleri bekliyor. Ben şimdi gidiyorum. 3-5 saate gelirim. Haberin olsun.’ dedi, gitti.

Saat uzadıkça uzadı. Yazı işlerinde İbrahim Irmak ağabey nöbetçiydi. Gelip gelip Mehmet’i soruyor, filmi soruyor; ‘Sayfaya yetişmesi lazım, bekletmeden hemen yıkarsın.’ diyerek sıkı sıkı tembih ediyordu. İki üç sefer gelip gitti İbrahim ağabey. Filmi soruyor, Mehmet’i soruyor ama ikisi de yok.. O zamanlar cep telefonu yok. Telsiz kullanıyoruz. Mehmet’i anons ediyorum, cevap yok.. Zaman daralıyor, İbrahim ağabey daralıyor, ben daralıyorum…

Saat 01.00 civarındaydı, Mehmet kapıdan göründü. Boynuna astığı makinası bir sağa bir sola uçuyor, omuzuna astığı çanta dirseğine inmiş, ortadan ayırdığı saçları kendi rüzgarıyla uçuşarak içeri girdi. ‘Hadi Mehmet, nerede kaldın…’ dedim. ‘İbrahim abi seni sorup durdu, sayfayı bağlayacak, baskıyı bekletiyor..’

Filmin ne kadar aciliyeti olursa olsun, bir yıkanma süresi vardı. Ortalama yarım saat sürerdi. Banyo taze değilse bu süre daha da uzardı..

Filmlerin biriktiği bir masamız vardı. Baktım, yıkanması gereken başka filmler de var. Sabaha kalmasın, bunları da yıkayayım diye düşünüp, onları da aldım. Işıkları kapattım. Filmlerin hepsini sardım, çubuğa taktım, ilk banyoya attım. Işığı açtım… Açmaz olaydım. Bir spirali takmayı unutmuşum. Işığı hemen kapattım ama yarım saniyeden kısa süre bile ışık gören film yanardı.

Bir yandan filmleri yıkıyorum bir yandan da yanan film hangisi olabilir diye düşünüp duruyorum. Banyoların tamamı bitmeden bunu anlamak mümkün değil… Burada öyle iki satırda anlatıyorum ama o zamanı yaşarken bu böyle kolay değildi.

Neyse… Filmler yıkandıktan sonra kurutma dolabına asılıyor, orada kurutulup, yazı işlerine götürülüyordu. Dışarıda unuttuğum spiral en üstteydi ve düşündüğüm gibi bembeyaz çıktı…

İbrahim Abi başımda bekliyor. Neredeyse kurumadan alıp götürecek filmi.. Öyle acil bir durum yani. Mehmet, bir yandan haberi yazıyor bir yandan gelip gidip filmi soruyor.. Ben acele acele bütün spiralleri açıyorum. Beklenen film ortada yok…

Sonra anlaşıldı ki ışık gören film, herkesin beklediği filmmiş. Altayın son transferi ‘yoğurt’… Direkt çöpe at, kare numaraları bile okunmuyor. O kadar beyaz yani…

Mehmet’e nasıl söyleyeceğim.. Hadi Mehmet neyse, İbrahim ağabeye nasıl söyleyeceğim. Kalbim ağzımdan çıkacak o derece atıyor. Karanlık odada hamamda gezer gibi geziyorum.

Mehmet heyecanlı odaya girdi. ‘Nasıl çıktı kardeşim?’ diye sordu. ‘Mehmet’ dedim, ‘Sana bir şey söyleyeceğim biraderim.’ Yüzüme baktı birkaç saniye; ‘Dur, söyleme… Yoğurt mu?’ diye sordu. ‘Evet kardeşim.’ diyebildim..

Olduğu yere çöktü. Başını ellerinin arasına aldı, ‘Biliyordum. Söyledim ama beni dinlemediler, inanmadılar…’ demeye başladı. ‘Ne oldu kardeşim, kim dinlemedi, neye inanmadı?’ diye sordum ama bir yandan da durumdan sıyrılacağım galiba diye ümitlendim..

‘Havalimanı girişindeki polisler fotoğraf makinasını kontrol cihazından geçirmemi istediler. Ben de film yanar diye geçirmek istemedim. Makinayı geçirmezsen, sen de giremezsin dediler. Mecbur geçirdim’ dedi.

‘Ahh kardeşim, fotoğraf makinası oraya bırakılır mı, bak yakmışsın filmi.’ dedim. O bana bakıyor, ben ona bakıyorum. O sırada İbrahim ağabey de odaya girdi. ‘Burada muhabbet ediyorsunuz, biz filmi bekliyoruz. Nerede film?’ diye sordu. ‘Film yoğurt abi.’ diyebildi Mehmet.

İbrahim ağabey şaşkın, Mehmet üzgün, ben de hem şaşkın hem üzgünüm. Doğrusunu anlatmak için de uygun zamanın, o an olmadığını düşünüyorum. Sayfa sekreteri, dizgi, renk ayrımı, kalıp, matbaa, paketleme, kamyonlar… bütün tesis bu filmden seçilecek bir kareyi bekliyor. Sayfadaki yeri ayrıldığı için de mutlaka bir fotoğraf konulması lazım, eğer fotoğrafın yeri sayfadan çıkarılırsa, sayfanın yıkılıp bir daha yapılması lazım. Yani teknik bir konu çok zaman alacak ve şehir baskısı çok geç kalacak…

Hemen yan blokta Milliyet bürosu vardı. Yanlış hatırlamıyorsan Özgür Özgürengin de aynı işe gitmişti. Mehmet hemen bir koşu gidip ondan bir kare alıp geldi. Sayfaya yetişti… Mehmet’in filmi yanarken, Özgür’ün filmi nasıl oldu da yanmamıştı.. Bunun üzerinde çok durmadık :))

Aradan çok uzun zaman geçti. Daha öncesinde de kendisine söyledim diye hatırlıyorum. Yine de yazılı olarak burada yerini alsın. Teknolojik dönüşümün işi nereden nereye getirdiğinin de bir öyküsü olsun.

Güray Ervin